HOŞGELDİNİZ
1/12/2008
>> Ölünce Ölmüş Mü Oluyoruz?
Karanlıktaymışlar.
İki embriyo, bir ana rahminde...
Her şeyden habersiz bekleşiyorlarmış, sudan bir beşiğin içinde...
Sarılıp birbirlerine, karanlıkta uyumuşlar öylece...
Haftalar geçmiş, ikizler gelişmiş.
Elleri, ayakları belirginleşmiş.
Gözleri çıktıkça meydana,
İkisi de çevrede olup biteni fark etmiş...
Ne rahat, ne güvenli bir dünyaymış bu...
Sıcak, ıslak, sevgi dolu...
'Öyle güzel bir dünyada yaşıyoruz ki' demişler,
'...bize ne mutlu...'
Gel zaman git zaman, çevreyi keşfe girişmişler.
Bu karanlık dünyayı ve hayatın kaynağını deşmişler.
Onları besleyip büyüten kordonu fark edince
O kordonla kendilerini var eden Anne'lerine şükretmişler.
Sonra başlamış bir varoluş tartışması:
'Buraya nereden geldik, biz nasıl olduk' diye sormuş ikizler...
'Annemiz' demiş biri, 'O bizi var etti, bize can verdi.'
'Ne biliyorsun' diye itiraz etmiş öteki, 'Sen hiç Anneni görmedin
ki...':
'Belki de o sadece zihnimizdedir. Anne inancı bizi rahatlattığı için uydurduğumuz bir şeydir.'
Süredursun ana rahmindeki tartışma, ikizler büyüyüp gelişmişler.
Rahme sığmaz olup tekmeleşmişler.
Artık parmakları ve kulakları varmış kerataların...
Büyüdükçe anlamışlar ki, yolun sonu yakın...
Gün gelecek, bu güzelim hayat bitecek;
Karanlık bir yolculuk, onları bir başka diyara çekecek.
'- Buradaki hayatımızın sonuna yaklaşıyoruz' diye fısıldamış ikizlerden biri efkarla...
'- Ben gitmek istemiyorum' diye diretmiş öteki; 'doyamadım ki daha hayata...'
'- Ama mukadderat alnına yazılandır; dua et, belki doğumdan sonra hayat vardır.'
Sormuş karamsar olan:
'- Bir gün bize hayat veren kordon kesilecek.
Ondan sonra başımıza neler gelecek?'
Şiirle cevaplamış iyim ser olan:
'Birçok giden/ memnun ki yerinden/ çok seneler geçti/ dönen yok seferinden...'
Ve günlerden bir gün, yer sarsılmış, duvarlar kasılmış.
Dayanılmaz sancılarla ikizler beklenen günün geldiğini anlamış.
Buruşuk kollarıyla birbirlerine son kez sarılıp vedalaşmışlar.
Ve 'ömrümüz bitti' diye çığlık çığlığa ağlaşmışlar.
Azrail sandıkları bir el kesmiş onları hayata bağlayan kordonu,
Ağlaya ağlaya karanlık bir koridordan öbür hayata çıkmışlar.
Bu bir CAN DUNDAR Yazısıdır,
hayatı sadece dünyadan ibaret sananlar
gibi, yaşamlarının sadece ana rahminde olduğunu ve doğunca öleceklerini sanıyorlar..
Kimbilir belkide bizde yanılıyoruz onlar gibi..
Ölünce ölmüş değil, belkide doğmuş olacağız..
Nerden bilebiliriz ki!
alıntıdır
26/11/2008
>> Memleketin Birinde - Kendini Tanımayan Kral | Aziz Nesin, Bir va
Memleketin Birinde - Kendini Tanımayan Kral 
Bir varmış, bir yokmuş. Bir zamanlar yeryüzünün bir yerinde lafı bol, işi az bir ülke varmış. Bu ülkenin eski zamanlarda her ülkenin olduğu gibi bir kralı varmış. O ülkede yaşayanlar kralı hiç sevmezlermiş. Yalnız halk değil, sarayda yaşayanlar, kendi adamları bile kralı sevmezlermiş. Doğrusu kral da sevilecek bir kral değilmiş hani...
Ama buna karşılık veliahtı herkes severmiş. Genç veliaht, bütün o ülkenin büyük sevgisini kazanmış. Küçüğü büyüğü herkes onu bütün yüreğiyle severmiş. Öyle severmiş ki, veliahtın öl dediği yerde herkes gözünü kırpmadan seve seve canını vermeye hazırmış. Bu sevgi de boşuna değilmiş. Veliaht da yurdunu çok severmiş. Kralın baskısından arasıra kurtulup da gezmeye vakit buldukça, bakımsız topraklar karşısında gözyaşları döker, içinden, "Ah benim canım yurdum, buraları böyle mi kalmalı!.." diye geçirirmiş.
Bataklıklar görür, "Buraları cennet olur, bu sular akıtılırsa çorak topraklar sulanır. Hastalık kalmaz!" diye düşünürmüş.
Gazeteciler de veliahtı çok severlermiş. Çünkü veliaht, kralın basına yaptığı baskıya çok kızar, gazetecilere,
- Basın hürriyeti olmayan ülkede demokrasi olmaz!... dermiş.
En sevdikleri gazetecilermiş. En çok onlarla konuşur, dertleşir, içini dökermiş.
Günün birinde kralı düşürüp, yerine bu veliahtı kral yaparlarsa, basın hürriyetinin de geleceğine inanan gazeteciler, onun yanından hiç ayrılmazlarmış. Veliaht, gazetecilere ziyafetler çeker, onlarla birlikte, onların aralarında resimler çektirirmiş. Bu resimlerin arkalarına "iyi arkadaşlık günlerinin anısı" diye yazar, imzalarmış.
Söz ve düşünce hürriyetinden yana olan veliahtı bütün sanatçılar da severlermiş.
Veliaht kral olunca, geçim zorluğu çekilmeyeceğine inanan dargelirliler, işçiler de ona büyük değer verirlermiş. Memurların sevgisi, saygısı daha da büyükmüş. Yurdu cennete çevireceğini söyleyen veliahtı köylüler el üstünde tutarlarmış.
O ülkenin kralı, veliahtı halkın bu kadar çok sevdiğini anlayınca, veliahta yapmadığını, etmediğini bırakmamış. O'nun halkla konuşmasını yasak etmiş. Sarayın ayrı bir bölümüne kapamış. İstediği kadar altın, para, en güzel kızları vererek, veliahtı susturmak, uyutmak istermiş ama, halka ve ülkesine yararlı olmak için içi yanıp tutuşan veliaht bunların hiçbirine kanmazmış. Kralın onu bu kadar yüceltmesine de, ölüm baskısı altında tutmasına da boşverirmiş.
Kralın sarayında yaşayanlar, nazırlar bile kralı hiç sevmezlermiş. Hepsi de veliahttan yanaymışlar. Onun için de saraya kapatılan veliahttan gazetecilere sık sık, gizli mektuplar, haberler götürürlermiş.
Günün birinde kralın baskısına dayanamayan halk, aydınların da önderliğiyle ayaklanmış, kralı devirmişler. Veliahtı da onun yerine kral yapmışlar. Halk sevinçten düğün bayram etmiş. veliahtın kral olmasında büyük iş görmüş olan saray ileri gelenleri yeni kralı kutlamaya gitmişler.
Tahtında oturan yeni kral, bunları birbir süzmüş. Sonra onlara,
- Siz kimsiniz?... diye sormuş.
Sarayın ileri gelenleri şaşırmışlar. Onu kral yapmak için bu kadar uğraştıkları halde, şimdi nasıl olur da kral onları tanımaz. İçlerinden biri, kendisini tanıtmaya çalışmış:
- Hani efendimiz, siz sarayın ayrı bir bölümünde tutukluyken ben sizin mektuplarınızı ölümü bile göze alarak gizli gizli gazetecilere götürürdüm.
Kral düşünmüş düşünmüş
- Hiç böyle bişey anımsamıyorum, demiş. Ne zaman oldu bu anlattıklarınız? Ben sizi ilk görüyorum. Sonra başka biri,
- Beni hatırlayacaksınız efendim, demiş. Ben gece yarıları gizli gizli yanınıza gelirdim. Eski kralı devirmek için sabahlara kadar sizinle planlar yapardık. Ben bu planlan uygulamak için çalışırdım.
Kral,
- Siz rüya görmüş olacaksınız, demiş, bu anlattıklarınızın hiçbirini bilmiyorum.
Saray adamları ne yapmışlarsa kendilerini krala tanıtamamışlar. Ertesi gün, gazeteciler yeni kralı kutlamaya gelmişler. Kral, gazetecileri de tanımamış. Hepsine ayrı ayrı, baştan ayağa teker teker bakmış,
- Ben sizi tanımıyorum, demiş, sizleri hiç görmedim.
Gazetecilerden biri,
- Aman efendimiz, nasıl olur? demiş, siz bana "kardeşim" derdiniz. Birlikte olunca, kolunuzu boynuma atardınız. Beni her gördüğünüz yerde boynuma sarılır öperdiniz. Hatta siz, "Ah hürriyet, ah hürriyet!" diye ağlardınız.
- Kim? Ben mi?
- Evet, siz.
- Ne zaman?
- Kral olmadan daha bikaç gün önce.
- Nerede?
- Her yerde...
- Hiç bilmiyorum. Sakın beni birine benzetmiş olmayasınız. Sonra gazetecilerden başka biri, birlikte çektirdikleri, arkasında da veliahtken imzası ve elyazısı olan fotoğrafı krala göstermiş. Ama kral onu da tanımamış.
Sevinçten hafızasını kaybetmiş olacak diye, kralı biraz dolaştırmışlar. Her zaman cennete çevireceğini söylediği kıraçların, bataklıkların önüne getirmişler. Kral, elini gözlerine siper edip bataklığa bakmış, bakmış, sonra,
- Buraları neresi?.. diye sormuş.
- Hani bu bataklığı göl yapacaktınız. Herkes bu gölde balık avlayacaktı. Turistler koşup gelecekti.
Kral bakmış bakmış.
- İlk görüyorum buralarını, demiş, aman ne pis yerler...
Kral, veliahtlığı zamanında olanların hiçbirini anımsamıyor, eski arkadaşlarının hiçbirini tanımıyormuş. Kraldan çok başkaları buna şaşırmışlar. İçlerinden biri,
- Belki de kral hafızasını kaybetti, bakalım kendisini tanıyacak mı?... demiş.
Kral hazretlerinin karşısına, altın çerçeveli bir boy aynası getirmişler. Kral aynadaki hayaline bakmış bakmış, ama bitürlü kendisini tanıyamamış.
- Bu kim?.. diye sormuş.
- Sizsiniz!.. demişler.
Kral,
- Hayır, ben değilim, demiş. Bu suratı tanımıyorum, ilk görüyorum.
- Sizsiniz!.. demişler bir daha.
Kral,
- Ben değilim, demiş, isterseniz siz de bakın, ben miyim? Oradakiler kralın aynadaki hayaline bakınca büsbütün şaşırmışlar.
- Kral hazretleri kendisini bile tanımamakta haklıdır... demişler.
Kralın aynadaki hayali, hiç görülmedik bişeymiş, iki uzun eşek kulaklı, iki öküz boynuzlu, manda gözlü, maymun gibi kıllı, ayı kadar kaba, domuz burunlu, gergedan ağızlı bir yaratık...
Oradakiler kralı doğrulamışlar. Sarayda tutuklu olan yeni veliahtı kral yapmak, eskisini devirmek için oradan ayrılmışlar.
Gökten inmiş bir elma, yarısı bana, öbür yarısı yine bana. Nah sana! Nah sana
Onlar ermiş muradına, biz çıkalım tahtaboşa...
AZİZ NESİN
12/9/2008
>> DOĞRU YER VE DOĞRU ZAMAN
Bir zamanlar bir kralın aklına şöyle bir düşünce geldi:
"Eğer bir işe ne zaman başlayacağımı; kimi dinleyeceğimi ve yapmam gereken en önemli şeyin ne olduğunu bilseydim, girdiğim her işi başarırdım."
Aklına böyle bir fikir düşünce, krallığın dört bir yanına, kim kendisine her iş için en uygun vakti, bu iş için en gerekli kişinin kim olduğunu ve yapılması gereken en önemli şeyin ne olduğunu öğretirse ona büyük bir mükafat vereceğini ilan etti.
Bilgeler kralın huzurunda toplandı, fakat sorulara verdikleri cevaplar birbirinden tamamen farklı çıktı. İlk soruya cevap olarak; kimileri her hareketin doğru vaktini bilmek için önceden günlerin, ayların, yılların yer aldığı bir takvim hazırlamak ve sıkı sıkıya buna uyarak yaşamak gerektiğini söylediler. "ancak böylece" dediler "her şey tam zamanında yapılabilir". Diğerleri ise her hareketin doğru vaktine önceden karar verilemeyeceğini, kişinin kendisini boş eğlencelere kaptırmayıp, hep daha önce olmuş olayları izleyerek en lüzumlusunu yapabileceğini iddia ettiler. Bu defa başka bilginler de kral neler olup bittiğine ne kadar ederse etsin, tek bir kişinin her hareket için en uygun vakte karar vermesinin imkansız olduğunu; kralın, her şeyin en uygun vaktini tespitte ona yardım edecek bir bilge kişiler konseyi kurması gerektiğini söylediler...
Fakat bu defa da başka bilginler; "Bir konseyin önünde beklemesi imkansız bazı şeyler vardır, bu işlerin yapılıp yapılmayacağına ancak tek bir kişi anında kara verebilir" dediler. "Buna karar vermek içinse neler olacağını önceden bilmek gerekir. Neler olacağını önceden bilenler de yalnızca sihirbazlardır. Dolayısıyla her hareketin doğru vaktini bilmek isteyen, sihirbazlara danışmalıdır...
İkinci soruya da aynı şekilde türlü türlü cevaplar geldi. Kralın en fazla ihtiyaç duyduğu, en gerekli kişiler bazılarına göre danışmanlar; bazılarına göre papazlar; bir kısmına göre hekimler; daha başka bir kısmına göre ise savaşçılardı...
Üçüncü soruya, yani en önemli işin ne olduğu konusuna gelince; bazıları dünyadaki en önemli şeyin bilim olduğunu söyledi. Bir kısmı savaşta ustalaşmak; daha başkaları da dinî ibadet dediler...
Bütün cevaplar birbirinden farklı çıkınca, kral bunların hiçbirisini kabul etmeyip hiç kimseye de ödül vermedi. Ama halâ doğru cevapları aradığı için, bilgeliğiyle ünlü bir münzeviye danışmaya kara verdi. Münzevi, hiç ayrılmadığı bir ağaç kovuğunda yaşar, yanına sade halktan başkasını kabul etmezdi. Bu yüzden kral üstüne sade elbiseler giyerek kendisini halktan biri gibi göstermeye çalıştı ve yola düştü. Münzevinin kovuğuna yaklaştıklarında atından indi ve muhafızını da geride bırakıp yola devam etti. Kral yaklaşırken münzevi kovuğunun önüne çiçek tarhları kazıyordu. Kralı gördü, selamlayıp kazmaya devam etti.
Münzevi mecalsiz ve zayıf birisiydi; küreğini toprağa her sokuşunda bir parçacık toprak çıkarıyor, soluk soluğa kalıyordu.
Kral yanına gelip şöyle dedi. "Ey bilge münzevi, size üç sorunun cevabını sormak için geldim. Doğru şeyi doğru zamanda yapmayı nasıl öğrenebilirim? En fazla muhtaç olduğum, dolayısıyla diğerlerinden fazla ilgi göstermem gereken insanlar kimdir? En önemli ve her şeyden önce kendimi vereceğim işler nelerdir?" Münzevi kralı dinledi, ama cevap vermedi. Avuçlarına tükürüp kazmaya devam etti. "Yoruldunuz" dedi kral, " Küreği bana verin de biraz dinlenin." Münzevi, "Sağolun" diyerek küreği krala verip yere oturdu. Kral iki tarh kazdıktan sonra durup sorularını tekrarladı. Münzevi yine cevap vermedi; bu defa ayağa kalktı, elini küreğe uzattı ve şöyle dedi: "Biraz dinlenin; bir parça da ben çalışayım."
Fakat kral küreği ona vermeyip kazmaya devam etti. Bir saat geçti, bir saat daha. Güneş, ağaçların ardından batmaya başladı; sonunda kral küreği toprağa saplayıp şöyle dedi: "Ey bilge kişi, senin yanına sorularıma bir cevap bulmak için geldim. Eğer cevap vermeyeceksen, söyle de evime gideyim". Münzevi, "Buraya koşarak birisi geliyor" dedi, "bakalım kim?"...
Kral arkasına döndüğünde bir adamın koşarak kendilerine doğru geldiğini gördü. Adamın karnına bastırdığı ellerinin altından kan sızıyordu. Kralın yanına ulaşınca, kendinden geçercesine inledi, sonra da bayılıp yere düştü. Kral ve münzevi, hemen adamın üstündeki elbiseleri çıkardılar. Karnında büyük bir yara vardı. Kral yarayı elinden geldiğince yıkadı, mendiliyle ve münzevinin havlusuyla sardı. En sonunda kan durdu, adam kendisine gelince içecek bir şey istedi. Kral dereden taze su getirip ona verdi. Bu arada akşam olmuş hana soğumuştu. Kral, münzevinin de yardımıyla yaralı adamı kovuğa taşıyarak yatağa yatırdı. Yatağa uzanan adam gözlerini kapatıp derin bir uykuya daldı. Kral, koşuşturmadan ve yapmış olduğu işlerden öylesine yorulmuştu ki eşiğe çöktü ve uyuyakaldı; kısa yaz gecesi boyunca deliksiz bir uyku çekti. Sabah uyanınca nerede olduğunu, yatakta uzanmış ve canlı gözlerle dikkatle kendisine bakan yabancının kim olduğunu uzun süre hatırlayamadı.
Kralın uyandığını ve kendisine baktığını gören adam; "Beni affedin" dedi, zayıf bir sesle. Kral, "Sizi tanımıyorum, üstelik affedilecek bir şey yapmadınız ki" dedi. "Siz beni tanımıyorsunuz, ama ben sizi tanıyorum" dedi adam. "Ben, kardeşimi astırdığınız ve mallarını elinden aldığınız için sizden öç almaya yemin etmiş bir düşmanınızım. Tek başınıza münzeviyi görmeye gittiğinizi öğrendim ve dönerken yolda sizi öldürmeye karar verdim. Ama akşam olduğu halde dönmediniz. Ben de sizi arayıp bulmak için pusuya yattığım yerden çıkınca muhafızlarınıza rastladım, beni tanıyıp yaraladılar. Onlardan kaçtım, fakat yaramdan çok kan akıyordu. Yaramı sarmasaydınız kan kaybından ölürdüm. Ben sizi öldürmek istedim, siz ise hayatımı kurtardınız. Eğer yaşarsam şimdiden sonra en sadık köleniz olup size hizmet edeceğim ve oğullarıma da aynı şeyi emredeceğim. Affedin beni."... Kral, düşmanıyla bu denli kolay barıştığı ve onun dostluğunu kazandığı için çok mutlu oldu; onu affetmekle kalmayıp uşaklarını ve kendi doktorunu gönderip onun tedavisini yaptıracağını söyledi, ayrıca mallarını iade edeceğine de söz verdi.
Yaralı adamla vedalaşan kral, kapının önüne çıkıp münzeviyi aradı. Gitmeden önce, sormuş olduğu sorulara cevap vermesini bir kez daha rica etmek istiyordu. Münzevi dışarıda, bir gün önce kazmış oldukları tarhlara çiçek tohumlarını ekiyordu. Kral ona yaklaştı ve şöyle dedi: "Sorularıma cevap vermeniz için size son defa yalvarıyorum!"
Yorgun dizlerinin üstünde çömelmeye devam eden münzevi, gözlerini kaldırıp krala baktı ve, "Cevabınızı aldınız" dedi. "Nasıl aldım? Ne demek istiyorsunuz?" diye sordu kral... "Anlayamıyorsunuz" diye cevapladı münzevi. "Dün eğer benim dermansızlığıma acımayıp şu tarhları kazmasaydınız, gidecek ve şu adamın saldırısına uğrayacaktınız ve yanımda kalmadığınıza pişman olacaktınız. Yani en önemli vakit, tarhları kazdığınız vakitti; en önemli kişi bendim ve en önemli işiniz bana iyilik yapmaktı. Daha sonra bu adam yanımıza koşarak geldiğinde, en önemli vakit onunla ilgilendiğiniz vakitti, çünkü eğer onun yaralarını sarmasaydınız, sizinle barışmadan ölecekti. Dolayısıyla en önemli kişi oydu, en önemli iş de onun için yaptıklarınızdı."
"Bundan sonra şu gerçeği unutmayın: Tek önemli vakit vardır, içinde bulunduğunuz an. O an en önemli vakittir, çünkü sadece o zaman elimizden bir şey gelebilir. En önemli kişi, kiminle beraberseniz odur, zira hiç kimse bir başkasıyla bir daha görüşüp görüşmeyeceğini bilemez; ve en önemli iş iyilik yapmaktır, çünkü insanın bu dünyaya gönderilmesinin tek sebebi budur."
<- :: Sonraki Sayfa ->